PETROL-İŞ KADIN DERGİSİ, SAYI 34, ŞUBAT 2009

 

 

 

 

 

Kadınları harekete geçirecek bir sendikal iradenin olması lâzım

 

Sendikaların genişleyip, güçlenmesi üye sayılarını artırarak mümkün olabilir ancak. Bunun için de ulaşılamayan, ihmal edilen kesimlerin örgütlenmesi çok önemli. İhmal edilen kesimlerin arasında kadınlar başı çekiyor. Sendikalar kadınları niçin örgütleyemiyor, kadınlar sendikalar içinde niçin kendilerini var edemiyorlar? Konuyu kadınlar ve sendikalar üzerine yaptığı çalışmalarla tanıdığımız Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Çalışma Ekonomisi Anabilim Dalı öğretim üyelerinden Prof. Dr. Gülay Toksöz ile görüştük.

 

  Söyleşi: Necla Akgökçe 

 

 

İki büyük işçi konfederasyonunda kadın komisyonu yok. DİSK’te kadın sekreteri erkek, Türk-İş’te de kadın işçiler bürosu var ama oturtulamamış durumda. İki işçi konfederasyonunda da yıllardır kadın çalışmaları açısından çok anlamlı bir ilerleme kaydedilemiyor, bunun nedenleri ne olabilir?

Dışsal ve içsel nedenleri var bu durumun... Önce dışsal nedenler üzerinde duralım: Türkiye’de 1980 sonrası dönemde sendikal hareket büyük bir darbe aldı, sonrasında bu darbenin etkisinden kurtulması mümkün olamadı. Sendikalar ciddi üye kaybına uğradılar çünkü insanlar sendika üyesi olmaktan korktular. 90’lı yıllarda üretim sürecinin örgütlenmesi de köklü bir değişikliğe uğradı. Sendikaların daha rahat örgütlendikleri büyük ölçekli iş yerleri genellikle üretim sürecini parçalayarak daha küçük ölçekli işletmelere aktarmaya başladılar. Dolayısıyla merkezdeki işletmede örgütlenecek işçi sayısı azaldığı gibi küçük ölçekli işletmelerdeki işçileri örgütlemek de çok zor bir hale geldi. Çünkü işverenler buralarda çok engelleyici ve katı bir tutum içindeler. Sendikalaşma girişimlerini anında durdurmak için iş yerlerini çok daha iyi denetleyebiliyorlar. Genel olarak Türkiye’de sendikaların güç kaybettiği bir döneme denk geliyoruz. Sendikaların varlık mücadelesi verdiği bir dönem bu, dolayısıyla da mevcut olanı koruma çabasının ağır bastığı bir dönem. Sendikal hareketin geliştiği, yeni üyeleri kazanabildiği bir dönem olsa, yeni üyelerin isteklerine uygun bir biçimde çeşitli farklı iş gücü gruplarının yönetimlerde temsil edilmesi gerektiğine dair bir anlayışın daha çok gündeme geldiği bir dönem olsa, muhtemelen daha farklı bir tablo ile karşı karşıya kalabilirdik.

Ayrıca baktığımızda Türkiye’de sendikalar daha ziyade imalat sanayinde örgütlenmiş durumdaydılar. İmalat sanayinde tekstil, konfeksiyon ve gıdayı ve kısmen metal içindeki elektro tekniği dışarıda bırakacak olursak, diğer alanların hiçbirinde kadın işçilerin sayısı fazla değil, fazla değilden geçeyim çok az. Yani Türkiye’deki imalat sanayinin cinsiyet temelinde çok ayrışmış bir yapısı var. Bu ayrışma özellikle Anadolu’nun pek çok ilinde iş kolu temelinde değil, sanayinin tamamında kadınların bunun dışında yer alması şeklinde kendini gösteriyor. Sanayinin geliştiği çeşitli illere gidiyorsunuz, "kadın işçi var mı?", diye soruyorsunuz. Asla bulamıyorsunuz, çünkü sanayi kadının çalışması için uygun görülen bir yer değil. Küçük sanayi sitesi zaten değil de organize sanayi sitesi de uygun değil. "Bir kadın ancak çok çaresiz kalmışsa, geçinmek için başka hiçbir yolu kalmamışsa, o şartlar altında sanayinin tekstil ve konfeksiyonla ilgili bir işletmesinde çalışabilir onun dışında çalışamaz", bu çok yerleşik ve güçlü bir bakış açısı. İstatistiklere baktığımızda imalat sanayinde toplam olarak yüzde 20 civarında kadın işçi olduğu görünüyor. Tekstil ve konfeksiyonda bu, yüzde 40’a çıkıyor. Gıda da bu, yüzde 20-30 arasında oynuyor, metalde ise yüzde 10-15 oranında kadın çalışan var. Ama böyle bir kadın işçi mevcudiyeti esas itibariyle İstanbul gibi, İzmir gibi, Bursa gibi gelişmiş addedilen ve toplumsal yapısı itibarıyla muhafazakar olarak tanımlanmayan kentlerde söz konusu. Bu durum sendikal örgütlenme yapısını geçmişte etkiledi, günümüzde de etkilemeye devam ediyor. Sendikalar artık çok yoğun baskıdan dolayı Anadolu kentlerinde de örgütlenme fırsatını kaybetmiş durumdalar. "Biz, bir anlamda hayat memat mücadelesi veriyoruz", dedikleri koşullarda, "bir de kadın işçileri kazanalım, onlar da üyemiz olsun, demokrasi gereği onlar da temsil edilsin", şeklindeki bir bakış açısından söz etmek mümkün değil. Bütün çabalar olanı korumaya yönelmiş durumda. Varolan da kim? Erkek işçiler. Bunun bir altını çizelim. Şu anda sendikalı toplam işçi sayısının 700-800 binlerde olduğu söyleniyor. Bunlar içinde de kadın işçilerin sayısı 100 bini geçmiyordur. Bunlar dışsal engeller...

 

Ya içsel nedenler?

İçsel nedenler de dışsal nedenler üzerinden kurulan örgütsel yapıyla yakından bağlantılı. Kadınlar zaten sendikalarda bir azınlığı oluşturuyorlar. Örneğin konfeksiyon alanı gibi azınlığı oluşturmadıkları zaman da bütün yönetim kadroları erkek ve egemen zihniyet de erkek bakış açısı olduğu için onların gözünde kadınlar yine azınlığı oluşturuyor, fiili durumun ne olduğu çok önemli değil. Onlar için kadınlar yine ikincil konumdaki iş gücü, oradaki çalışma alanı da tümüyle erkek iş gücüne odaklanmış durumda. Dolayısıyla yönetimlerin oluşma sürecinde ilişkiler hep erkekler arasında kuruluyor. Yani eski yöneticilerin yerine yenileri gelecekse, bir sendikal muhalefet hareketi ortaya çıkmışsa, ya da bazıları artık "bunca yıldan sonra ben geri çekiliyorum, yeni kadrolara yer açıyorum" dese bile hep erkekler arasındaki ilişkiler üzerinden gidiyor yönetim yenilenmeleri de.

90’lı yıllarda Türkiye’de kadın hareketi güç kazanmaya başlayınca, sendikal harekete yönelik eleştiriler arttı. Ve sendikal demokrasiden söz ediliyor ise kadınların da mutlaka yönetimlerde temsil edilmesi gerekir, düşüncesi güçlü bir şekilde dile getirilmeye başlandı. İşte o noktada 90’lı yıllarda bir kıpırdanma oldu. Bunu belirtmek lazım. Bu kıpırdanmada Türkiye’deki kadın hareketinin yanı sıra uluslararası sendikal örgütlerin de etkisi oldu ya da Uluslararası Çalışma Örgütünün toplantılarına Türkiye’den gelen heyetin sadece erkeklerden oluşmasının yarattığı bir olumsuz etkinin de rolü oldu. Dolayısıyla sendikaların bir kısmında kadın temsilcilerinin seçilmesi, ya da kadın işçi gruplarını temsil edecek olan bir takım yapıların kurulması ya da yönetime bir tane kadının seçilmesi şeklinde bir hareketlenme oldu. Ama bu eğilim sendikal yapılar içinde bir kökleşmeyi doğurmadı.

 

Kadın komisyonları kurulması doğrultusunda karar alınmış, 1995 yapılan Türk-İş Kadın Kurultayı’nda?

Evet, ama bu kadın komisyonlarının hiçbirinin bir tüzük maddesi haline geldiğini göremiyoruz. O dönemdeki başkanın iyi niyetle "kurulsun iyi, bizde de olsun" deyip kurulmasını sağladığı yapılar, bir dönem sonra başka bir başkanın "bunlara ne gerek var?" diye kapattığı keyfi bir biçimde işleyen yapılar oldu. Ya da bir dönem bir kadın seçildiyse yönetim kuruluna, bir sonraki dönem "ne gerek var, tamam artık yeter" gözüyle bakıldı ve buna imkan tanınmadı. Sendikalar içindeki demokrasi anlayışının da kadınları bünyesine katmak ve kadınların hak ettiği şekilde temsil edilmesini sağlayacak kadar gelişmiş bir demokrasi anlayışı olduğunu söyleyemem. Bunun yansımalarını bugün de görüyoruz...İşin bir boyutu daha var: "Biz istiyoruz kadınlar aday olsun diye ama kadınlar bunu istemiyor." Çok sık dile getiriliyor bu.

 

Kadınlar yönetimlerde yer almak istemiyorlar mı sizce?

Kuşkusuz bunda bir gerçeklik payı olabilir. Sendika üyesi olan kadınların içinden bir kısmının akın akın "biz mutlaka yönetimlerde yer almayı düşünüyoruz" diye başvurularda bulunduğunu sanmıyorum. Kadın bunu nasıl yapabilsin, bunu sormak lazım. Bütün gün fabrikada çalışıyor, sonra eve gidiyor, ikinci mesaiye başlıyor, saatlerce ev işi yapıyor. Sonra siz diyorsunuz ki, sendikada yöneticilik yap, bunu yapabilmesi için kadının belli koşulları yerine getirmesi lazım. Ya henüz gençtir, bekardır, evli değildir, aile sorumluluklarını taşımıyordur. Ya da evlidir ama çocuklar büyümüştür. Aile belli bir politik bilince sahiptir, çocuklar anneyi böyle bir şey konusunda destekliyorlardır. O durumda kadın katılabilir. Bütün bunların evdeki iş bölümü açısından, kadının yükünü azaltan bir yapı ile birlikte düşünülmesi gerekiyor. Çocuklar diyecek ki anneye "biz sana yardımcı oluruz". Bakın kocalardan hiç söz etmek istemiyorum, çünkü kocalar "karıcığım sen git sendikada çalış, ben evde senin yükümlülüklerini üstleniyorum" demiyorlar. Böyle bir şey asla söz konusu değil. Sendikacı kadınlarla ilgili 96’da yaptığımız çalışmada, sendikacı kadınların hemen hemen hepsi kocalarının kendilerine evde yardımcı olmadığını ya da yeterli düzeyde yardımcı olmadığını söyledi. Gençtir, eğitimlidir, vasıflı bir iş yapıyordur, kendilerine güvenleri vardır, o tip durumlarda katılıyor kadınlar. Belli bir politik bilince sahip oldukları durumlarda da sendikada daha aktif olma konusunda şartları zorladıklarını görüyoruz. Ama bütün bunların hepsi kadınlar açısından ciddi fedakarlıklar yapmayı gerektiriyor. Özellikle bekar, genç bir kadın olarak sendikal ortamlarda yer alıyorsanız size, isminize bir laf gelmemesi için sürekli davranışlarınızı kontrol etmek zorunda kalacaksınız. Düzgün bir yaşam tarzı sürdüğünüzü hem kendi akraba çevrenize hem de sendika çevresine kanıtlamak zorunda kalacaksınız. Sürekli denetim altındasınız çünkü, hiç kolay bir iş değil. Ya da evliyseniz geç saatlere kadar süren toplantılardan evinize döndüğünüzde, eşinize açıklama yapacaksınız, o toplantılarda ne oldu niçin geç kaldınız? Bir de şehir dışına çıkmanız söz konusu ise durum daha da zorlaşacak. Dolayısıyla kadının bütün bunları göze alması için yaptığı işe çok gönülden bağlı ve politik olarak da inanmış olması gerekir. Böyle kaç kadın vardır ki?

 

Peki erkekler için durum ne?

Onların içinden en bilinçli olanlar ve bu işe en çok anlam atfedenler mi yönetici oluyor? Kuşkusuz böyle olanlar da vardır ama erkekler açısından sendikacılık biraz profesyonel meslek olarak görülüyor. İşçilikten sonra geçilen ve onun yerini alabilen bir işse, profesyonel yapılan bir işse çok fazla getirileri oluyor, maddi anlamda da getirileri var. Erkekler açısından yöneticilik sadece bilinç, bilgi ya da politik motivasyonlarla açıklanabilir bir şey değil. Kadınlarda daha çok bu şekilde ortaya çıkıyor. Biz kadınlarla yaptığımız çalışmada onlara "Niçin sendikacı olmak istiyorsunuz?", diye sorduğumuzda söylenen buydu.

 

Kadınlar yönetime geldiklerinde, çok uzun dönem yönetimde kalamıyorlar. Çoğu zaman bir dönem kalabiliyorlar, bazı durumlarda yerlerine başka bir kadın seçiliyor. Sendikalar rotasyona kadın yöneticilerden başlamış gibiler neredeyse, ne dersiniz?

Sendika yönetimlerine bakıldığı vakit, profesyonel yöneticilik yapan çok az kadın görürüz, kadınlar genel olarak gönüllü çalışıyorlar. Profesyonel olarak yöneticilik yapan kadın bir elin beş parmağını geçmez. Onlarda da bir süreklilik sağlanmıyor, erkeklerin yöneticiliklerinde bir süreklilik var. Bir kez o konuma gelen erkek, durumu sürekli kılmak için her türlü çabayı gösteriyor. Yönetimde kalabilmek aynı zamanda bir pazarlık sürecidir de. Kadınlar ya aynı pazarlık süreçlerine girmiyorlar ya da yaptıkları iş onları "yeter artık" diyecek kadar yıpratıyor ve tekrar çalışma hayatına dönmek istiyor olabilirler.

 

Bir kez yöneticilik yaptıktan sonra çalışma hayatına dönmek kolay olmuyor... Ya işveren almıyor, ya da kendileri istemiyor. Bu anlamda kadınlar açısından sendika yöneticiliği yapmak erkeklere göre çok daha riskli bir şey...

Kadınlar arasından neden aday çıkmıyor meselesini de açıklıyor bu durum. Bir dönem yöneticilik yapacak, ondan sonra işini de kaybetmiş olacak. Bu noktada elbette memur sendikalarının farklı bir yapısı var, ona dikkat çekmek lazım. Çünkü orada devlet memuru olarak işe dönme garantisi var. Erkek ya da kadın fark etmiyor. Bir de memur sendikalarında kadınların eğitim düzeyi yüksek, hepsi üniversite mezunu. Bu anlamda vasıflı, eğitimli, kendine güveni daha yüksek, bir de tabii daha politize bir grup. Oralarda öğrencilik yıllarında ve daha sonraki meslek yıllarında politik olarak daha aktif olanların sendika yöneticiliğine yöneldiğini görüyoruz. Bunun kendi içinde handikapları yok mu; var... Orada da seçimler politik gruplar arasındaki pazarlıklar sonucunda belirleniyor. Dolayısıyla politik gruplara bire bir aidiyet taşımayan kadın ya da erkeklerin, ama bu durum kadınlar için daha geçerli, yönetime gelme şansları yine olmuyor.

 

Sendikalarda kadın yapıları niçin sürekli kılınamıyor?

Mesut Yeğen "Sendikalar ve Kadın Sorunu: Kurumsal Gelenekler ve Cari Zihniyetler" isimli çalışmasında Hak- İş, Türk-İş, Disk’i kadın konusunda yazılı metinler ve sendika yöneticileriyle yapılan mülakatlar üzerinden analiz ediyordu. Aslında aralarındaki söylem farklarına rağmen üçünün de özü itibariyle aynı ataerkil zihniyete sahip oldukları ortaya çıkıyordu. Üç büyük konfederasyonunun hiçbiri kadınların hem iş gücü piyasasındaki ikincil konumları hem de sendikalardaki yetersiz temsili noktasında, kurumsal olarak kendilerine sorumluluk biçmiyorlardı. Hep onların dışında başka birileri sorumluydu. Ya kadınların kendileri ya gelenekler ya eğitim eksikliği sorumluydu bu durumdan. Dolayısıyla meseleye böyle bakmadıkları için "bizim yapacağımız bir şey var mı?" diye de sormuyorlar. Buna ilişkin yapı değişikliği konusunda bir çaba harcamıyorlar. Hak-İş için zaten böyle bir şey söz konusu değil, onların istediği kadının fıtratı ile uygun hale getirilmiş bir iş yaşamı. Kadınlar kısmi zamanlı çalışabilsinler, isterlerse ev işlerini, çocuk bakımını yürütsünler. Yeğen’in çalışması sendikalarda kadın yapılarının niçin süreklilik kazanmadığı konusunda çok ışık tutucu. Bir dönem yöneticiler eleştirilere, diğer sendikalardaki durumlara, kıpırdanmalara bakıyorlar, kendilerinde böyle bir şey olmasının bir yarar, bir popülarite sağlayacağını düşünüyorlar ve kadın yapılarına izin veriyorlar. Bir sonraki dönem bakıyorlar ki bu yapılar kendi denetimleri dışında, denetlemeleri zorlaştıracak belli bir özerklik kazanmaya başlıyor, o noktada o yapıların var olmasına izin vermek istemiyorlar. 1991 büyük maden yürüyüşünün ertesindeydi sanıyorum, Türk-İş kadın kurultayında maden iş kolundaki bir sendikanın kadın komisyonu çok aktifti. Bir süre sonra aynı komisyondan bir kadına başka bir yerde rastladım. "Başkan hepsini feshetti" dedi. Kurulmasına izin veren adam yapıyı fesh etmişti. Bir noktadan sonra baktı ki işleyiş, başka tarafa evriliyor. Kadınlar bilinçleniyorlar, hak talep ediyorlar, belki de onun politik tercihleri dışında davranmaya başlayacaklar, o noktada iş bitirildi. Bence süreklilik kazanmamasının ardında denetleyemeyecekleri bir yapının ortaya çıkması korkusu da var. Hiçbiri tüzük maddesi haline getirmiyor kadın komisyonlarını çünkü tüzük maddesi haline geldiği durumda kurumsal süreklik kazanacak. Denetlenmesi gerekenler arasına yeni bir yapı daha katılacak. Baştan izin vermemek daha kolayı.

 

Kadın bürolarının çalışmalarında da bir düzenlilik ve süreklilik yok, her şeye hep yeniden başlanıyor?

Bu tip bürolarda donanımlı ve kadın bakış açısına sahip birileri olmalı. Sendikalara eleman alınırken uzmanlık düzeyi bir kriter olmuyor, birilerinin yakını olmak işe alınmada her zaman demeyeyim de ama çoğu zaman kriter oluyor. Kadın işçiler bürosuna eleman tercihinde bu konuda bir eğitimi olsun, birikimi olsun gerçekten, bir çalışma yapsın, diye bir beklenti ile işe alınmıyor. Vaziyeti kurtarmak için yabancı sendikalar geldiğinde, ya da yurt dışına gidildiğinde "bakın bizde de kadın bürosu var, burada bir eleman çalıştırıyoruz" demek için alınıyor. Buna rağmen gelen kişi çaba harcar, kadınlar yararına bir şeyler organize etmeye çalışırsa çoğu zaman örgüt içi bir takım duvarlara çarpıyor. Buralara donanımlı, kadın bakış açısı sahibi biri getirilmediği zaman, daha önce yapılan işleri değerlendirme noktasında yetersiz kalıyorlar elbette. Çalışmaları bir süreklilik içinde göremiyorlar, "geçmişte ne vardı, ondan ne çıkarabiliriz, onun üzerine nasıl yeni bir şeyler kurabiliriz" diye bakamıyorlar. Her şeyin kendileriyle başladığını düşünüyorlar, bir kurumsal bellek, bir kurumsal tecrübe oluşamıyor, aktarılamıyor yeni gelenlere. Çok yazık oluyor.

 

Siz Türk-İş tarafından toplanan Kadın Emeği Platformu çalışmalarında da yer aldınız, nasıl bir deneyimdi bu?

Evet, 2005’de Kadın Emeği Platformu kuruldu, bunun toplantılarına bizi de çağırdılar. Gittik,ilk toplantıda bayağı büyük bir katılım vardı. Rapor çıkacaktı, o zaman "çeşitli alanlarda yapılacak işler çok somut olarak tanımlansın, hangi kurumlarla yapılmak istendiği de tanımlansın, ardından Türk-İş’le birlikte bu kurumlara gidilsin ve talepler onlara iletilsin" dedik. Örneğin, "Bu toplumda çocuk bakım hizmetleri konusunda ciddi bir açık var. Yerel yönetimler bu konuda muhatap olmak durumunda, Türk-İş yönetimi ve bu komisyonun temsilcileri belediye başkanlarını ziyaret etsin ve bulundukları belediyelerin ilçe belediyesi olsun, büyük şehir belediyesi olsun, kreş açmalarını istesin" dedik. Ama somut aşamaya hiç gelmedi. Bir takım insanların gönüllü çabalarıyla broşür çıktı. Ben de kadın emeği ile ilgili gruptaydım, rapor çıktı, basıldı. Türk-İş yönetimi açısından yapılması gereken çalışma bitmişti, ondan ötesine geçmedi. Birkaç yıl " Biz bunu yaptık" diye idare edildi ve olay bitti. Ben ondan sonra Türk-İş’in düzenlediği hiçbir 8 Mart’a ya onun gibi etkinliğe katılmadım. Bir anlamda emeğimin ve çabamın boşa harcandığını düşündüm.

Bir broşür çıkarmak için o kadar büyük toplantılara o kadar fazla sayıda insanı bir araya getirmeye gerek yoktu.

 

Konfederasyonlarda kadın komisyonları yok, kadın bürolarında, genellikle kadın bakış açısına sahip olmayan kadınlar ya da erkekler çalışıyor. Petrol-İş Sendikası krizle birlikte örgütlenemeyen kesimleri de örgütlemek maksadıyla bir tanıtım ve örgütlenme kampanyası başlattı, hal böyleyken kadınları örgütlemek için neler önerebilirsiniz?

Parmak bastığınız noktanın çok önemli olduğunu düşünüyorum... İki sene önce Ankara’da Petrol-İş Ankara Şubesi, 8 Mart için bir panel düzenlemiş, beni de konuşmacı olarak çağırmışlardı. Orada TPAO’dan iş yeri temsilcisi bir kadın vardı. "İş yerindeki tüm kadın arkadaşlara tek tek ısrarla söyledim, gelin sendikamız bir etkinlik düzenliyor, katılın" diye anlatıyordu, TPAO’dan ondan başka kimse gelmemişti toplantıya. Gelenler daha çok işçi aileleriydi.

O zaman şöyle düşünmüştüm, kamu kurumlarında çalışan işçi üyeler artık yaşını, başını almış emekliliği gelen dolayısıyla da yani sendikayla olan ilişkileri biraz mesafeli, heyecansız " ne olacak bu sendikanın halleri?" sorusunu sormayı çoktan bırakmış insanlar. Bunlarla bir şey yapmak zor gibi görünüyor. O sırada ama Novamed’de, özel sektörde örgütlenilmiş bir fabrikada, direniş yürütülüyordu. Sizin de bildiğiniz gibi kadın işçiler bu kadar uzun süreli mücadelenin içinde yılmadan yer almışlardı. O zaman bundan sonraki dönemlerde sendikalar açısından açılım yeni örgütlenen iş yerlerindeki yeni ve genç işçiler ve genç kadın işçiler üzerinden gelecek, diye düşünmüştüm. Petrol ve kimya sektörü gibi erkek ağırlıklı gibi görünen bir iş kolunda bile bir takım alanlarda kadınlar Petrol-İş’te örgütlenebiliyorsa , taze kan buralardan gelecek herhalde, dedim.

Diğer bir gelişme de hizmetler sektöründe. Burada bir takım alanlarda, kadınların sayısı giderek artıyor. Büyük hipermarketler mesela, durmadan yenileri açılıyor, oralardaki sendikalaşma çalışmalarına bakıldığı vakit, bir canlı hareket de oradan çıkabilecekmiş gibi görünüyor, çünkü çok sayıda kadın buralarda örgütlenme şansına sahip olabilir. Yeni üyeler arasındaki kadınları harekete geçirecek bir sendikal iradenin olması lazım. Bu, mevcut yapılarda yok. Ama öte yandan TEKEL Eylemine baktığımızda, normal zamanlarda evden işe, işten eve giden ve evinden çıkması çok zor olan kadınlar, günlerden beri sokaklarda ve mücadelenin içindeler yer alıyorlar. Kadınlar mücadelenin içine zor giriyorlar ama bir kez girdikten sonrada çok benimsiyorlar ve kolay kolay vazgeçmiyorlar. Bunun sendika yönetimlerine bir biçimde yansıması, ister kadın komisyonu olsun, ister temsilcilik düzeyinde olsun, ister yönetim kurulu düzeyinde olsun sendikalar için yeni bir güç ve enerji kaynağı olacak. Ama mevcut yöneticiler bunun ayırdına varırlarsa eğer... Varmadıkları durumlarda da bir süre sonra hayat bunu dayatacak.

Örgütledikleri işçiler arasında kadın oranının giderek yükselmesi, onları bu kaynağı bu kadar kolay göz ardı etmekten alıkoyacak gibime geliyor. Kısa vadede ne değiştirilebilir? Bu konuda umutlu değilim. Ama şunun değişeceğinden eminim; TEKEL direnişinden sonra Tek Gıda-İş Sendikası’nda artık kadınlar eskisi kadar sessiz olmayacaklar. Sendikaların genel kurullarında ya da başka yönetim süreçlerinde "Bizim sesimizi daha çok dinleyin" diyecekler. Çünkü gerilerinde artık böyle bir deneyim var. Direnişin başladığı ilk günlerde Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesinden ve Kadın Çalışmalarından bir grup öğretim üyesi kadın, iki kocaman gül demetiyle TEKEL işçisi kadınları ziyarete gittik. "Sizi destekliyoruz, ama sendikalarda yönetimlerde daha çok kadın görmek istiyoruz" dedik. Mustafa Bey "Biz tüzüğümüze kotayı koyduk, kadınlar gelmiyorlar" dedi. "Sokakta bu kadar direnen kadın varsa, orada da olması lazım" dedik.

Sonra "konuşma yapın" dediler, orada da söyledim: "Haklı mücadelenizi destekliyoruz ama buradan özellikle kadın arkadaşlara selam yolluyoruz, onları da yönetimlerde görmek istiyoruz" dedim. Önce bir şaşkınlık oldu, sonra alkışladılar ama.